Paris'te Bir Kaybeden - Aytac Togay

Paris'te Bir Kaybeden

1800’lü yılların sonları. Hayatının büyük bir bölümünü ressamlık, tiyatro oyunculuğu, denizcilik olmak üzere çeşitli işlerde çalışarak geçirmiş olan Parisli adam eline aldığı büyük format fotoğraf makinesi ile Paris’in sokaklarını arşınlamaya başlar. Onu buna iten şey sanatla uğraşıp bir şeyler üretme kaygısından çok hayatta kalma içgüdüsüdür. Çünkü 40 yaşına gelmiştir ve hem kendisi hem de tiyatrocu sevgilisi tiyatrodan kazandıkları para ile geçinemeyecek durumdadırlar.

Paris’in sokaklarında dolaşmaya başlayan bu adam şehrin fotoğrafik haritasını ince ince çıkarmaya başlar. Birbirine bağlanan sokaklardan ana caddelere, nehir kıyısından lunaparklara gider fotoğrafçının yolu. Bir de bakar ki şehre ait ne varsa tamamının izdüşümü makinenin duyarlı yüzeyine düşmeye başlamıştır.

Eugene Atget’nin fotoğraf macerası böyle başlar. Elinde kamerası ile Paris’in sokaklarında kente dair ne varsa fotoğrafını çeker. Vitrin camları, çeşmeler, heykeller, ağaçlar, kaldırımlar, kafe müşterileri, seyyar satıcılar”¦ Atget fotoğrafın icat edildiği yüzyılda eski ressam-yeni fotoğrafçıların teknoloji ile yaşadığı büyük dönüşüm sırasında makinesini “portre”lerden sokaklara indiren ilk büyük fotoğrafçı olarak tarihteki yerini almaya başlamıştır.

Ünlü Alman düşünür Walter Benjamin “Fotoğrafın Kısa Tarihi” isimli çalışmasında Atget’den şöyle bahseder: “Bir öncü olarak Atget, o gerileme döneminde geleneksel portre fotoğrafçılığının yaydığı boğucu havayı dağıtmayı başaran kişi olmuştur. Gerçekten de Atget bu havayı temizlemiş onu arındırmıştı; dahası, en son fotoğraf ekolünün eşsiz başarısıyla, nesneyi halesinden kurtarmaya girişmişti.”

“Atget, bütün dikkatini unutulmuş ve görmezlikten gelinmiş şeylere yöneltmişti; bu yolla, şehir isminin egzotik, romantik, mesafeli yankılarının karşısına gerçekliği çıkarmış oluyordu. Onun motifleri, batmakta olan bir gemiden boşalan sular gibi, gerçekliğin üzerindeki haleyi emip çıkarmaktaydı.” (Walter Benjamin, Fotoğrafın Kısa Tarihi, Agora Kitaplığı, Ocak 2012)

Atget’nin fotoğraflarında “şahane manzaralar”, “sarsıcı anlar” bulmak hemen hemen imkânsızdır.

Atget bir flaneur (şehrin caddelerinde herhangi bir yere varmayı hedeflemeden gezinen kimse) misali kamerası ile şehrin kaldırımlarını arşınlar. Otellerin girişlerini, vitrin camlarından yansıyan sokakları, şehrin ıssızlığını sunar bizlere. Fotoğraflarındaki sessizlik çok karakteristiktir. Walter Benjamin bu sessizliği şöyle tasvir eder:

“Fotoğrafı çekilmiş olan bu yerlerde bir tenhalık görülmez, ama sessizlik vardır; bu resimlerdeki şehir, henüz yeni kiracısını bulamamış ev gibi tertemiz silinip süpürülmüştür.”(a.g.e.)

Atget bu fotoğrafları hayatta kalmak için çekiyordu. Çektiklerini büyük bir zorluk içinde etrafındakilere satarak hayata tutunmaya çalışıyordu. 1927 yılında Paris’te öldüğünde arkasında binlerce fotoğraf bırakarak göçtü. Ölümünden sonra ünlü fotoğraf sanatçısı Man Ray’in yardımcısı ABD’li fotoğrafçı Berenice Abbott kalan fotoğraflarını topladı. Sefalet içinde öleceği zaman çektiği fotoğrafların bir gün New York Modern Sanatlar Müzesi’nin koleksiyonunda yer alacağını kendisi de bilmiyordu.

Eugene Atget geride bıraktığı eserlerle farkında olmadan fotoğraf dünyasının kilometre taşlarından birisi haline geldi. Fotoğrafın stüdyodan sokağa çıkması, zamanla sokak fotoğrafının ve buna bağlı olarak haber / belgesel fotoğrafçılığının gelişmesinde Atget’nin katkısı yadsınamaz bir gerçek olarak kabul edildi.

Eugene Atget ondan önce yaşayan birçok sanatçı gibi “hayatta kaybederken öldükten sonra kazanmanın” bu yüzyılların sanatçılarına özgün bir durum olduğunu geride bıraktığı hikâyesiyle bizlere fazlasıyla anlatmış oldu.

Fotoğraflar: © Eugene Atget

(Bu yazı 7 Mart 2012 tarihinde www.fotoritim.com'da yayınlanmıştır)

Powered by SmugMug Log In