Akıp Giden Hayat ve Bize Kalan Kareler - Aytac Togay

Akıp Giden Hayat ve Bize Kalan Kareler

Sokak fotoğrafı (ve elbette sokak fotoğrafçılığı) ülkemizde üzerine fazla düşünülmeyen, kafa yorulmayan, biraz da “belgesel”, “sosyal belgesel” türlerinin üzerinde (istemeden de olsa) baskı kurduğu bir fotoğraf akımı. Oysa Avrupa’da olsun, Birleşik Devletler’de olsun, yeni kıta Avustralya’da olsun sokak fotoğrafçılığı artık bu tarz fotoğraf çekenlerin komüniteler kurduğu, adına atölyeler, festivaller düzenlediği bir alan haline gelmiş durumda. Bizde ise konu hakkında yayınlanan ilk kitap geçtiğimiz yıl Espas Yayınları’ndan çıkan Clive Scott’ın “Sokak Fotoğrafçılığı”  isimli, konuya oldukça geniş ve tarihsel bir perspektiften bakan çalışma oldu.

Ülkemizdeki fotoğraf derneklerinde, fotoğraf merkezlerinde ve atölyelerde sokak fotoğrafı hakkında bir çalışmaya ben henüz rastlamadım. Oysa ağırlığı Avustralyalı fotoğrafçılardan oluşan, içinde Magnum Photos fotoğrafçısı Trent Parke, Hollandalı fotoğrafçı Otto Snoek, Nick Turpin gibi ustaların yer aldığı “In-Public” (www.in-public.com) isimli internet portalı bile tek başına Londra’da bir “Street Photography Festival” kurulmasına ön ayak olabiliyor. Alman ve Avusturyalı fotoğrafçılardan oluşan “Seconds2Real” (www.seconds2real.com) isimli topluluk arkasına Leica’nın desteğini alıp yoluna devam edebiliyor.

Fotoğraf tarihinde belgesel fotoğraf projeleri ve fotoröportajları ile var olan birçok ünlü ismin aslında çok da iyi birer sokak fotoğrafçısı olduğunu düşünüyorum. Misal ben Henri Cartier-Bresson’un dünyanın dört bir yanında ürettiği fotoröportajlarla edinmiş olduğu “belgeselci” titrinden çok onun sokak fotoğrafçılığı üzerine yoğunlaşırım hep. Fotoğraf tarihine armağan ettiği “decisive moment-karar anı” kavramı, çağdaşları Kertesz, Brassai, Friedlander gibi ustaların görünmez bir bağla bizlere armağan ettikleri ortak bir aklın ürünü değil midir aslında? Ellerinde küçük, dikkat çekmeyen 35mm bir rangefinder, orada fiziksel olarak var olsalar da, fotoğraflarında orada o fotoğrafı çeken bir hayaletmiş gibi beliren deklanşörlerinin belli belirsiz sesleri…

Fotoğraf: © Henri Cartier-Bresson

Günümüzde sokak fotoğrafçılığı biraz da “snapshot” denilen fakat Türkçesi hakkında ne kullanacağıma karar veremediğim tarzda karelerin üretilmesinden meydana gelen serilerle ses getiriyor. Fotoğrafçının şehir hayatında, belki bir daha meydana gelmesi imkânsız anların peşinden koştuğu, absürt, komik, grafik öğeleri ön planda, şehirdeki imgelerle paslaşan kareler bunlar. Yaşayan en büyük sokak fotoğrafçılardan biri olarak kabul ettiğim Magnum’dan Elliott Erwitt’in (www.elliottertwitt.com) bu tarz fotoğrafta başı çeken fotoğrafçılardan birisi olduğuna inanıyorum. Erwitt’in kendine has mizahi üslubuyla birleşip hafızamıza kazınan kareleri, sadece rafine bir görme algısı ve kültürüne sahip bir gözün seçip ayıklayabileceği kompozisyonları fotoğrafa dönüştürerek fotoğraf dünyasına armağan ediyor.

Fotoğraf: © Elliott Erwitt

Fotoğrafa başladığım günden itibaren işlerini takip etmeye çalıştığım Trent Parke, Blake Andrews, Mark Powell, Matt Stuart, , Markus Hartel, Jesse Marlow gibi çoğunluğunu In-Public fotoğrafçılarının oluşturduğu grup çektikleri karelerle çıtayı her geçen gün daha yükseğe taşıyorlar. Kent hayatının içinde var olan, sokağın havasını soluyan insanların, mimarinin, taşıtların, reklam tabelalarının karşılıklı etkileşimlerini biz izleyicilerin belleklerine kazıyorlar. Çekilen fotoğraflardaki mizahi ve absürt yaklaşımlar, fotoğrafın barındırdığı objelerin hem anlamsal hem de geometrik benzeşim ve karşıtlıkları, bizlere sokak fotoğrafı ve fotoğrafçılığı konularında interaktif bir öğrenme süreci yaşatacak cinsten çalışmalar olarak karşımızda duruyor.

Fotoğraf: © Trent Parke

Fotoğraf: © Markus Hartel

Blake Andrews Fotoritim’in Haziran 2007 sayısında “sokak fotoğrafçısı olmak nedir?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Sokak fotoğrafçılığı sonuçlar kadar süreci de içerir. Sürekli uyanık olmakla ilgilidir, zihni tetikte tutar, odaklanırken kendini oyalamana izin verir ve tesadüflerin üzerindedir”¦ Sokak fotoğrafçılığı daha az planlı ve serbest mısradan daha az düz yazıya benziyor. İyi bir sokak fotoğrafı, şiir çalışmasına benzer.” Andrews tarafından söylenen bu sözlerin bana göre can alıcı tarafı, çekilen fotoğrafın bir “snapshot” olarak görülüp, kameranın duyarlı yüzeyine sanki “tesadüfen” girmiş gibi bir algı yaratılarak üretimi itibarsızlaştırma eğiliminden kaçınmamız gerektiği. Çünkü her ne kadar sokak fotoğrafçıları ellerinde makineleri ile kentin caddelerinde “an” yakalama peşinde koşan amatörler gibi görünseler de, yaratım süreçlerini fotoğrafın ve sanatın diyalektik gelişim sürecinden bağımsız düşünmemek gerekiyor. “Tesadüfen” çekildiğine inanılan bu fotoğrafların arka planında izlenimci, gerçeküstücü izleri görmek yukarıda üzerinde durduğum savları kuvvetlendirmede önemli ipuçları barındırıyor.

Elbette günümüzde, fotoğraf çeken insan sayısının geometrik bir artış göstermesi, üretilen fotoğrafların bolluğu ve paylaşım mecralarının genişliği sokakta “fotoğrafı çekilen” insanların algılarını “fotoğrafa çekene” karşı olumsuz yönde etkiliyor. Çoğu insan kendisine haber verilmeden çekilen bir fotoğrafın herhangi bir sosyal paylaşım mecrasında yayınlanması ihtimalini dahi kabul etmek istemiyor. Bu yüzden özellikle çocukların ve kamu görevi yapan kişilerin içine girdiği karelerin sahibi olan fotoğrafçıyı hem etik hem de kişilik hakları konusunda zor bir süreç bekliyor. Fotoğraf üretiminin sadece günlük gazete ve haftalık/aylık dergiler ekseninde gerçekleştiği 1950’ler, 60’larda bu tip sorunlar bir engel teşkil etmezken iki dakika önce çekilen bir fotoğrafın bir anda yüz binlerce insanın telefon ya da bilgisayar ekranında belirmesi ve bundan çekilenlerin haberinin dahi olmaması birçoğumuz için hoş bir sürpriz olmasa gerekir.

Sokak fotoğrafçılığının üzerinde ülkemizde yeteri kadar durulmamasının sebeplerine gelince: Bu sebeplerin en başında, çekilen fotoğrafların ve üretilen serilerin ülkedeki yaygın fotoğraf anlayışına ters bir şekilde ele alınışını söylemek istiyorum. Alışılan ve alıştırılan işlere göre meydana getirilen serilerin amiyane tabirle “çok basit” sayılması, “vurucu” olarak görülmemesi biraz önce söylediği “yaygın algı”nın hâkimiyeti ile vücut buluyor. Oysa hayat sokakta yaşanıyor ve sokaklar, kaldırımlar, reklam panoları, trafik ışıkları, mağaza vitrinleri de birçok derneğin, topluluğun, fotoğraf merkezinin popüler ettiği fotoğraf mekânları kadar görüntülenmeyi hak ediyor.

(Bu yazı 7 Şubat 2012 tarihinde www.fotoritim.com'da yayınlanmıştır)

Powered by SmugMug Log In